ANASAYFA DİYANET KÖŞESİ
MÜFTÜMÜZ İlmihal Bilgileri
PERSONELİMİZ Abdest
MÜFTÜLERİMİZ Namaz
CAMİLERİMİZ K.Kerim
K.KURSUMUZ
İLETİŞİM LİNKLER
 
MÜFTÜLÜĞÜMÜZ İLÇELER
Kuruluş ve Tanımı  
  HAVA DURUMU
FAALİYETLER
Cami ve Din G. Haf.
Kutlu Doğum Haf.
Dini Gün ve Geceler

2010 YILI UMRE KAYITLARIMIZ BAŞLADI

   Diyanet güvencesiyle, tecrübeli görevliler refakatinde, kutsal beldelere huzur dolu bir seyahat, unutulmayacak bir ziyaret ve eksiksiz bir ibadete davet ediyoruz.

Ayrıntılı bilgi ve ücretler için tıklayınız

GENEL
Ramazan Hizmetleri E-Bodro
Kurban Hizmetleri T.C. No Öğrenme
 
HAC VE UMRE
Bizden Haberler
   
HUTBELER
Hz. Peygamber (SAV)'in Kabrini, Göz mesafesinde
Yeni Hutbeler
Ziyaret Etmek
Hutbe Arşivi
Tarih: 08.02.2010

İslam dünyası; huzur ve sükûnet içinde yeni bir hac mevsimini daha tamamlamış bulunmaktadır. Böylece Mekke’nin dağ ve tepeleri arasındaki kutsal vadiler bir kez daha insan seliyle dolup taşmıştır. Bu yoğunluğa rağmen önemli bir sıkıntı ile karşılaşılmamıştır. Takdir edileceği üzere, aynı zaman dilimi içinde ve aynı mekânlarda milyonlarca insanın ibadet, iskân, intikal, iaşe ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak olağanüstü bir olaydır. Bu anlamda hac; bir bakıma müminlere -organize olmaları hâlinde- zoru başarmanın ipuçlarını da vermektedir.

Hac görevini ifa eden milyonlarca insan; hac öncesi veya sonrasında Medine’ye uğrayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in mescidini ve kabrini de ziyaret etmektedir. Böylece hacca gelen her mümin, bu büyük fırsatı elde etmekle gönlünü ve ruhunu peygamber sevgisiyle tazelemektedir. Diğer bir ifade ile bu samimi aşk ve heyecan müminleri bir mıknatıs gibi “Ravza-i Mutahhara”ya doğru çekip sürüklemektedir. Kişiler, gruplar ve kafileler denize akan nehirler gibi dünyanın dört bir yanından buraya akın akın gelmektedirler. Hepsinin ortak amacı; Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bağlılığını, saygısını, sevgisini, salat ve selamını arz etmektir. Dua ederek Allah’a olan inancını, kulluğunu, bağlılığını bir kez daha bildirmek ve Allah’ın izniyle onun şefaatini istemektir. Bu tabloyu yazıya dökmek ve kelimelerle ifade etmek gerçekten zordur. Karşılaşılan manzarayı ancak gönül gözüyle görenler ve yaşayanlar takdir edebilir. Bu hedefe kilitlenen müminler tam bir huşu, huzur ve sükûnet içinde nefesini kesip düşünce âlemine dalıp gitmektedir.

Yeri gelmişken konuyla ilgisinden dolayı bir arkadaşımızın naklettiği şu olayı anlatmak istiyorum. Mescid-i Nebevî’nin güney kısmında ikamet eden bir hacının kaldığı odanın cephesi, Hz. Peygamber (s.a.s)’in kabri şerifinin bulunduğu yöne bakmaktadır. Bu hacı, heyecan ve sevincinden dolayı geceleri uyuyamaz, sabaha kadar oturup pencereden Rasulüllah’ın kabrini müşahede etmektedir. Sebebi sorulduğunda hıçkırıklar içinde şöyle demiştir: “Allah bu dünyada bana bir hafta boyunca Rasulüllah’a komşu olma imkânını nasip etmiştir. Onun kabrinin bulunduğu yer, gözümün önünde iken nasıl uyuyabilirim? Gözlerimi nasıl kapatabilirim? Bu fırsatı değerlendirmek için Hz. Peygamber (s.a.s.)’e çokça salatü selam getiriyorum. Yüce Allah’a da şükür ve dua ediyorum.” Eminim hac döneminde, bağrı yanık bu insanların arasına girilip bir inceleme yapılsa veya sohbet edilip düşünceleri alınsa, benzer birçok duygu yüklü anılarla karşılaşılacaktır. Bu hacı kardeşimizin yaşadığı duygu ve sevgiyi, asırlar öncesinde şairimiz. Nâbî şöyle dile getirmiştir:

Sakın terk-i edepten kuy-ı mahbub-i hudadır bu,

Nazargâh-ı ilahîdir makam-ı Mustafa’dır bu”

Şüphesiz ki bu müstesna ziyareti yaparken; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’de geçirdiği zor anları, hicret ve sonrası insanın aklına gelmektedir. Vahyin gelmesi ve nübüvvetin açıklanması anında; müşriklerin tutumları, cahillerin inatları ve taşkınlıkları ibret vericiydi. Taif yolculuğunda karşılaşılan zorluklar ile tevhit inancının tebliği uğruna maruz kalınan katı ve yakışıksız hareketleri unutmak mümkün değildir. Aynı safta yer alan çoğu garip ve kimsesiz müminlerin çektiği acı ve ızdıraplar nasıl telafi edilebilir? Onları dışlamak, yalnız bırakmak ve Mekke’nin sosyal imkânlarından mahrum etmek için uygulanan müeyyideler nasıl izah edilebilir? Bütün bunları gölgede bırakacak kadar ağır iftira ve haksızlıkları unutulabilir mi? Daha da önemlisi onu ruhen üzmek, usandırmak ve yıldırmak için zihinlerinde sıraladıkları hile ve tuzakları her fırsatta sahneye koyuyorlardı. Üzücü ve ibret alınacak iftiralardan biri şöyleydi: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in erkek çocuğu küçük yaşta iken vefat etmişti. Bunu istismar eden cahillerin geleneklerine göre; Hz. Muhammed (s.a.s.) vefat ettikten sonra unutulup gidecektir. O bir daha anılmayacaktır. Çünkü onların ilkel anlayışına göre erkek çocuğu olmayanın veya olup da erken vefat edenin geleceği olmazdı. Nesli kesik olurdu. Bu yüzden Hz. Peygamber için “ebter” (soyu kesik) deniyordu. Benzer haksızlıklar ve iftiralar birbirini izliyordu.

Yüce Allah; sevgili Peygamberimizin maruz kaldığı bu çirkin iftirayı izale etmek üzere şöyle buyurmuştu: “Ey Muhammed! Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” (Kevser, 1-3) Şu ayetlerde ise; yaşanan bu tür sıkıntıların mutlaka bir gün giderileceğini dolayısıyla Rabbinden ümidini kesmemesi gerektiği hatırlatılmıştır: “Ey Muhammed! Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükü üzerinden almadık mı? Senin şanını yükseltmedik mi? Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır. Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş. Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste.” (İnşirah, 1-8) Gerçekten bu ayetler; geleceğe yönelik yağmur yüklü bulutlar gibi umut, müjde ve rahmet taşımaktadır. Darlık ve zorluklarla beraber mutlaka bir kolaylığın olacağı müjdelenmektedir. Aklıselim ışığında düşündüğümüzde Yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şahsında verdiği nimetleri saymak mümkün değildir. Zaman içinde zahmetler; berekete, hayra ve rahmete dönüşmüştür. Bugün yerde, gökte, ins ve cin onu anmaktadır. Doğuda, batıda kuzeyde ve güneyde milyonlarca insan sel gibi onun kabrini ziyarete koşmaktadır. Herkes ona salat, selam ve dualarını göndermektedir. Günde beş kez yüz binlerce insan burada aynı ezan ve tekbirle namaz kılmaktadır. Daha önce sadece sabah ve yatsı arası yapılan ziyaret şimdi 24 saat boyunca devam etmektedir. Yeri gelmişken bu imkânı ve fırsatı hazırlayanlara teşekkür ediyoruz. Çünkü ziyaret yerinin sürekli açık olması hacılara; daha sakin ve geniş zaman ortamında ziyaret kolaylığı sağlamaktadır. Böylece müşriklerin iddia ve iftiralarının aksine, asırlar boyunca yer, gök ve insan her gün artarak ona salat, selam gönderiyor ve bağlılığını tazeliyor.

İslam tarihi boyunca gelip geçmiş din bilginlerinin tamamı, bu ziyaretin fazileti üzerinde görüş birliğine varmıştır. Bunlardan bir kısmı ziyareti en azından mendup olarak değerlendirmiştir. Hanefi mezhebine mensup âlimler, ziyaretin özünde saygı, itaat, Allah’a ve onun Rasulüne yakınlık söz konusu olduğundan, malî durumu iyi olanlar için vacibe yakın bir dinî emir olarak kabul etmişlerdir. Diğer bir ifade ile hac ibadetinde olduğu gibi ferdî, sosyal, zenginlik, güven ve emniyet yönünden bir engel bulunmadıkça, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kabrini ziyaretin mazeretsiz olarak ihmal edilmesi, büyük bir gaflet ve katı yüreklilik olarak değerlendirilmiştir. Merhum Kamil Miras Sahih-i Buharî ve Tecrid-i Sarih Tercümesinde, konu ile ilgili bir bölüm açmış ve şu hadislere işaret ederek kapsamlı bir biçimde yer vermiştir:

“Kim ki kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaatim sabit bir hak olur.”

“Kim ki sevap kast ederek Medine’de beni ziyaret ederse, o benim komşum olur. Kıyamet gününde ona şefaat ederim.”

“Kim ki vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir.”

“Kim ki beyt-i şerifi kast ve ziyaret edip de beni ziyaret etmezse, bana cefa etmiş olur. (incitmiş olur.)” (Tecrid-i Sarih Terc. c. 6, s.198)

Görüldüğü gibi bu hadislerdeki ortak düşünce söz konusu ziyaretin önemini daha da arttırmaktadır. Diğer taraftan Medine’nin ve Mescid-i Nebevî’nin faziletine işaret eden çeşitli yorumlar ve birbirini destekleyen görüşler bulunmaktadır. İbn-i Rahuye bu konuda şunları söylemektedir: “Sadr-ı İslam’dan beri Beytullah’ı ziyaret ve hacceden her müminin ya hacdan evvel veya sonra Medine-i Münevvere’ye gelerek Mescid-i Saadet’te namaz kılması ve Ravza-i Mutahharayı, Minber-i Şerif’i, Kabr-i Saadet’i görüp karinu’l-ayn olması, Müslümanlar arasında cari olagelen bir sünnettir. Rasulü Ekrem’in Mescid-i Saadet’te oturduğu yeri, yanında namaz kıldığı üstüvaneleri (sütunları) mübarek elinin dokunduğu, Kadem-i Saadetinin çiğnediği şerefli mevazıı, istinat buyurdukları ve hâl-i istinatta Hz. Cibril’in kendilerine vahy tebliğ ettiği direği görmekle teberrük edile gelmiştir.” (Tecrid-i Sarih Terc. c.1; s.177) Hâl böyle olunca Medine, hacılar için çok anlamlıdır. Buraya gelen her mümin, büyük bir haz ve şevk duymaktadır. Hem caminin içinde ibadet ederken huzurlu hem dışında gezerken huzurludur. Esasen bu sıcak ve samimi iklimi; Medine’nin dağında, taşında kumunda, toprağında ve havasında hissetmek mümkündür.

Kadı İyaz ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kabrinin bulunduğu yerin fazileti hakkında şunları ifade etmektedir: “Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in merkad-i mübareki olmakla şerefyab olan mukaddes yer, hiç şüphesiz yeryüzünün en faziletli ve en şerefli bir noktasıdır. Bu hususta bütün Müslümanların icmaı vardır.” Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Evimle minberim arasındaki saha, cennet bahçelerinden bir bahçedir…” (Tecrid-i Sarih Terc. c. 6, s. 213) Bir bakıma Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hayatta iken nasıl hürmet ve ta’zim edilmişse, ona vefatından sonra da aynı derecede hürmet ve saygı gösterilmelidir. Bir diğer hadiste ise buradaki ibadetin faziletine işaret edilmiştir: “Benim şu (Medine’deki) mescidimde kılınan bir namaz. (Mekke’deki) Mescid-i Haram müstesna olmak üzere, başka mescitlerde bin namazdan hayırlıdır.” (Tecrid-i Sarih Terc. c. 6, s.198)

Kur’an-ı Kerim’de müminleri; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzurunda yüksek sesle konuşmamaları ve aralarında tartışmamaları hususunda uyarmıştır: “Ey inananlar! Allah’tan ve Peygamberinden öne geçmeyin. Allah’tan sakının; doğrusu Allah işitir ve bilir. Ey inananlar! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin boşa gitmemesi için, Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın.” (Hucurat, 1-2) Günümüzde de ziyaret esnasında bu adâbâ büyük ölçüde riayet edilmektedir. Mescidin diğer yerlerinde bazen ulu orta konuşanlara rastlanmakla beraber, yüzlerce insanın aynı anda bulunduğu ziyaret yerinde büyük bir sessizlik ve sükûnet hâkimdir. Müminler iç ve ruh dünyalarında Allah’a dua ediyor, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e de salât ve selam okuyor. Hemen yanı başında bulunan en yakın arkadaşları Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e de selam ve dua ediyor. Yeri gelmişken burada okunması teamül hâline gelen şu duanın mealini de hatırlatmakta yarar vardır: “Şehadet ederim ki, sen Peygamberlik görevini yaptın, emaneti yerine getirdin. Ümmetine samimi davrandın. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırdın. Ölüm sana gelinceye kadar Allah yolunda gayret gösterip çalıştın. Ümmetinin elçisi olarak Allah seni en üstün şekilde mükâfatlandırsın.”

Evet, bir hac mevsiminin tamamlandığı şu günlerde, Mekke ve Medine bir kez daha Allah’ın misafirleriyle doldu taştı. İnsanlar ülkelerine dönmüş olsalar bile gönülleri ve ruhları hâlen oradadır. Bu ziyaret bazıları için bir veda olabilir. Bazıları için de tekrar oraya gitmek için bir aşk ve kıvılcımın başlangıcı sayılabilir. Fakat her şeye rağmen bu hac ve ziyaret; insan hayatının bir “miladı” (dönüm noktası) olmalıdır. Hataların bağışlanmasına ve manevi kazançların artmasına vesile olmalıdır. Nefsimize, ailemize, çocuklarımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza, çevremize, milletimize ve vatanımıza karşı daha duyarlı olmamızı sağlamalıdır. Hiç kimse hac sonrasını; hayatının bir emekliliği olarak düşünmemelidir. Bir kenara çekilerek sorumluluktan kaçınmamalıdır. Tersine daha çalışkan, heyecanlı, bilinçli, azimli ve gayretli olmalıdır. Hayırda ve iyilikte yardımlaşmalıdır. Onun getirdiği ahlaki değerlerde derinleşerek yaşamaya gayret etmelidir.

Not: Bu yazı, Diyanet  Aylık Dergi Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

 

 

 
webmaster
Kabe Ne Tarafta
Şükrü GÜVEN